Topun Peşinden Koşan Çocuk, Yayın Karşısında Neden Duruyor?
Bir çocuğu düşünün… Yedi, sekiz yaşında. Elinde bir top, yanında birkaç arkadaşı var. Kimse ona “spor yapmalısın” demiyor. Kale yoksa iki taş, saha yoksa sokak yetiyor. Hakem yoksa çocuklar kendi aralarında karar veriyor. Birkaç dakika içinde oyun kuruluyor.
Çocuk futbol antrenmanı yaptığını bile düşünmüyor. O sadece oynuyor.
Belki de futbolun asıl gücü burada. Çünkü futbol çocuğun karşısına önce bir spor olarak değil, bir oyun ve arkadaşlık biçimi olarak çıkıyor. Çocuk büyüdükçe oyuna rekabet, kurallar ve kazanma isteği ekleniyor.
Peki diğer sporlar?
Birçok branş çocuğun karşısına daha ilk günden oyun olarak değil, ders gibi çıkıyor. Talimatlar, teknik tekrarlar, disiplin ve performans… Çocuk eğlenmek için geldiği yerde kendisini başka bir dersin içinde bulabiliyor.
Geleneksel Türk okçuluğu da bu noktada geri kalıyor. Oysa elimizde oyunu kuracak her şey var: yay, ok, hedef, mesafe, puan ve rekabet. Üstelik arkasında güçlü bir tarih ve kültür bulunuyor.
Eksik olan çoğu zaman ekipman değil, çocuğun tekrar tekrar oynamasını sağlayacak sebepler.
Çocuğa “Tekniğini geliştir” demeden önce “Şu kırmızıyı vurabilir misin?” diyebilmeliyiz. “Antrenman yap” demeden önce “Arkadaşının puanını geçebilir misin?” diyebilmeliyiz.
Çünkü çocuk hedefi vurmak istediği için daha dikkatli olur; kazanmak istediği için tekrar dener. Oyun öğrenmenin önüne geçer, öğrenme oyunun içine yerleşir.
Belki de sorun çocukların okçuluğa ilgisiz olması değildir. Biz henüz onlara yeterince güçlü bir oynama sebebi vermedik.
Çocuk önce merak eder, sonra oynar. Kaybeder, rövanş ister. Başarır, kendi rekorunu kırmak ister. Sonra kuralları, tekniği ve tarihini merak etmeye başlar.
Geleneksel Türk okçuluğunun çocuklara vereceği ilk şey belki de bir antrenman değil, “Bir daha atabilir miyim?” dedirtecek bir oyundur.
Yorumlar
👏👏